Dünya, tarih boyunca birçok kez adaletsizlik, işgal, katliam ve zulme tanıklık etti. Ne yazık ki bu tanıklıkların çoğu, sessizlikle ve çıkar hesaplarıyla gölgelenmiş durumda. Günümüzde ise özellikle iki coğrafya, insanlık vicdanını sınayan iki büyük yara olarak önümüzde duruyor: Gazze ve Doğu Türkistan. Ancak bu iki bölgeden yalnızca birine dikkat çeken, diğerine sessiz kalan bir yaklaşım, gerçek anlamda adalet ve vicdan temelinde değerlendirilebilir mi?
Gazze ve Doğu Türkistan: İki Uç, Tek Acı
Gazze, yıllardır İsrail ablukası altında ezilen, temel insani haklardan mahrum bırakılan, çocukların öldüğü, şehirlerin yıkıldığı bir açık hava hapishanesi olarak dünya kamuoyunun gözü önünde can çekişiyor. Filistin halkının yaşadığı dram artık bir vicdan testine dönüşmüş durumda. Ve evet, bu zulme sessiz kalmamak, insan olmanın, hakkı ve adaleti savunmanın bir gereğidir.
Ancak öte yandan, Uzak Asya’nın diğer ucunda, belki haber bültenlerine yeterince konu edilmeyen ama en az Gazze kadar acı dolu bir coğrafya daha var: Doğu Türkistan. Çin’in “Sincan Uygur Özerk Bölgesi” olarak adlandırdığı bu topraklarda, dili, dini ve kültürü bizimle bir olan 30 milyon Türk ve Müslüman, zalim Çin yönetimi tarafından sistematik bir şekilde yok edilmeye çalışılıyor.
Sessizlik, Suça Ortaklıktır
Doğu Türkistan’da yüz binlerce insan, kimliklerinden dolayı “yeniden eğitim” adı altında toplama kamplarına alınıyor. Camiiler yıkılıyor, Kur’an-ı Kerim yasaklanıyor, Türkçe konuşmak ve oruç tutmak suç sayılıyor. Aileler parçalanıyor, çocuklar devlet kontrolündeki yetimhanelere alınıyor ve asimilasyon politikalarıyla bir halkın hafızası yok edilmeye çalışılıyor. Bu, modern dünyanın gözleri önünde işlenen bir insanlık suçudur.
Ancak garip bir şekilde, Doğu Türkistan’da yaşanan bu soykırım ne medya tarafından yeterince gündeme getiriliyor, ne de dünya kamuoyunda Filistin meselesi kadar yankı buluyor. Hatta bazı çevreler, insan hakları savunuculuğunu sadece Filistin özelinde yaparken, Doğu Türkistan’daki acıyı yok sayıyor. Bu çifte standart, ne insan haklarıyla ne vicdanla ne de İslami ya da insani sorumluluklarla bağdaşır.
Adalet, ancak evrensel olduğunda anlamlıdır. Sadece kendi siyasi görüşümüzü, ideolojimizi veya çıkarlarımızı destekleyen mazlumların acısına ses çıkarmak, samimiyetten uzaktır. Gerçek bir duruş, kim olursa olsun zalime karşı, kim olursa olsun mazlumdan yana olmaktır.
Mazlumun dili, dini, ırkı, coğrafyası olmaz. Zulüm, nerede ve kime yapılırsa yapılsın, zulümdür. Zalim de, kim olursa olsun zalimdir. Ve tiranlık, hangi bayrağın gölgesinde yapılırsa yapılsın, tiranlıktır.
Sessiz Kalma, Vicdanını Kaybetme
Bugün Gazze için ayağa kalkanlar, Doğu Türkistan için de aynı duyarlılığı göstermedikçe, vicdanlarını tamamlamış sayılmazlar. Zulme karşı ses çıkarmak, sadece slogan atmakla değil; her coğrafyada, her insana karşı adil bir duruş sergilemekle mümkündür.
“Zulme rıza, zulümdür.”
“Sessizlik, suça ortaklıktır.”
“Mazluma bakarken kimliğini değil, insanlığını gör.”
Bugün Gazze’de bombalar altında can veren çocuklar kadar, Doğu Türkistan’da kimliği silinen gençler de bizim kardeşimizdir. İkisine de sessiz kalmak, insanlık vicdanının iflasıdır.
Zulme sessiz kalma. Mazluma uzak kalma.