

“Ben 78 yaşındayım ve bundan sonra bir şey yapabileceğime hiç inanmıyorum. Her gün bir tarafım ağrıyor, yeni yeni arızalar çıkıyor…” diyor Sevan Nişanyan. Bu sözlerde bir hüzün yok aslında, aksine duruluğun, içtenliğin ve deneyimin ağırbaşlı sesi var. İnsan yaş aldıkça zamanın anlamı daha bir belirginleşiyor. Gençlikte zamana hükmettiğini sanan insan, yaşlılıkta onun ne denli kıymetli bir sermaye olduğunu idrak ediyor.
Zaman, geri dönüşü olmayan bir nehirdir. Her insan, doğumuyla bu nehre bırakılmış bir kayıktır. Ancak bu nehirde yol alırken kullanılan küreklerin adı “enerji”dir. Fiziksel gücümüz kadar zihinsel melekelerimiz de bu enerjiden beslenir. Bu nedenle, Nişanyan’ın ısrarla altını çizdiği gibi ellili, altmışlı yaşlar son sıçrama tahtasıdır. O noktadan sonra ilerleme değil, tekrar başlar; üretim değil, hatırlama… Yeni fikirlerin tohumu değil, eskilerin hasadı yapılır.
Nefesin Ölçtüğü Ömür
Yaşamın süresi konusunda mistikler ile biyologlar çoğu kez aynı noktada buluşur: Ömür, nefesle ölçülür. Çin Taoistleri, Hindistan’daki yogiler, Tibetli rahipler ve Anadolu’nun dervişleri hep aynı hakikatin çevresinde dönüp durmuştur: “Nefesini yavaşlat, ömrünü uzat.”
Modern bilim de bu kadim inancı destekler. Kalp atış hızı ile ömür arasındaki ters orantı, neredeyse bir biyolojik yasa gibidir. Hızlı nefes alan, hızlı yaşar ve erken tükenir. Mesela bir fare dakikada 600 kez kalp atar ve ortalama 3 yıl yaşar. Bir kaplumbağa ise dakikada 6-10 kez atımla yüzyılı devirebilir. İnsan ise ortalama 60-100 arasında kalp atışına sahip olup 70-80 yıllık bir ömür sürer. Yani kalbiniz ve akciğeriniz zamana attığınız adımı belirler.
Sufi geleneğinde bu nedenle “zikir” sadece bir hatırlama biçimi değil, aynı zamanda bir nefes terbiyesidir. Derviş her “Hu” deyişte hem Rabbini anar hem de nefesini denetler. Nefes tutma, yavaşlatma ve ritmik nefes alışlar, sadece ruhsal bir derinlik değil, aynı zamanda biyolojik bir denge getirir.
İkinci Baharın Son Gölgesi
Yetmiş yaşına adım attığınızda artık “gelecek” diye bir kavram yerini “geçmiş”e bırakır. Bu, karamsar bir bakış değil; bilakis bir farkındalık çağrısıdır. “Sermayeden yemek” ifadesi de tam burada devreye girer. Artık üretici değil, birikmiş olanı tüketen konumundasınızdır. Bilginiz, tecrübeniz ve geçmişteki çabalarınızla kurduğunuz yapılar size bir ömürlük gölge olur. Ama bu gölge uzarken, güneş de yavaş yavaş batmaktadır.
Sevan Nişanyan gibi entelektüel üretkenliğin zirvesinde olan birinin bu farkındalıkla geri çekilmesi, genç nesillere verilmiş son derece kıymetli bir mesajdır: “Şimdi değilse, bir daha asla!”
Mum ve Ayı
Bir metaforla bitirelim: Mum yandıkça ışık verir ama aynı zamanda tükenir. Kutup ayısı ise enerjisini korumak için kış uykusuna yatar, nabzını yavaşlatır, nefesini azaltır. İkisi de hayatta kalma biçimidir ama biri parlarken erir, diğeri silikleşerek dayanır. İnsan, ikisinin arasındaki dengeyi kurmak zorundadır.
Ve unutmayın: Zaman sizin değil, sadece kullanmanız için size verilmiş bir emanettir.
Henüz nefes alabiliyorken, Henüz fikriniz bir kıvılcım doğurabiliyorken, Henüz mum yanıyorken…
Şimdi tam zamanı. Şimdi son fırsat.



