

“Ben Fransız’ım,” diyor biri gururla.
“Ben İngiliz’im,” diyor bir diğeri.
“Ben Alman’ım, Macar’ım, Rus’um,” diyorlar; net, kesin, kararlı.
Kimse “Avrupalıyım” diyerek kimliğini tanımlamıyor ilkin. Önce ulusunu söylüyor. Sonra isterse kıtasını, uygarlığını, değerlerini konuşuyor.
Peki neden bizde bazıları, bir çırpıda “Türkiyeli” demeyi tercih ediyor?
Bu sorunun cevabı, yalnızca bir kelime tercihinin ötesindedir. Çünkü bu tercih, ulus-devletin yerini, sınırlarını, anlamını ve geleceğini sorgulayan bir zihinsel yöneliğin dışavurumudur. Ancak bu yönelim, tarihsel hafızadan kopuktur. Ve bu coğrafyada tarih, ihmali affetmez.
Ulus-Devlet: Bir Zorunluluk Değil, Bir Hayat Sigortası
Ulus-devlet, sadece bir bayrak ya da ortak dil değildir. O, farklı etnik, dini ve mezhepsel yapıların bulunduğu, çok katmanlı bir coğrafyada, ortak bir siyasi kimlik ve aidiyet zemini oluşturmanın adıdır. Türkiye gibi imparatorluk bakiyesi ülkelerde, ulus-devlet modeli bir tercihten ziyade, tarihsel ve sosyolojik bir zorunluluktur.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu felsefesi, bu zorunluluğun bilincindeydi. “Türk” kimliği, ırkî değil, siyasî bir kimlik olarak tanımlandı. Herkesin eşit yurttaşlığı esas alındı. Bugün bazı kesimlerin “Türkiyeli” kavramıyla bu üst kimliği aşındırmaya çalışması, istemeden de olsa toplumsal çözülmeye katkı sunmaktadır.
Yugoslavya: Kimliğin Belirsizliğiyle Dağılan Bir Devlet
Bu konuda en yakın ve en trajik örnek Yugoslavya’dır. Tito döneminde, “Yugoslav” üst kimliğiyle etnik farklar bastırılmaya çalışıldı. Ancak bu kimlik, derinlere işlemedi. Bir kriz anında herkes asıl kimliğine döndü: Sırp, Hırvat, Boşnak, Arnavut…
Sonuç? Birbirine komşu, akraba, hemşeri halklar, bir gecede düşman oldu. Ortaya çıkan savaşlar, yüz binlerce ölü, milyonlarca yerinden edilmiş insan ve hâlâ süren düşmanlıklar bıraktı.
Yugoslavya örneği, “yumuşatılmış” kimlik tanımlarının, kriz zamanlarında buharlaşabileceğini gösterdi. Çünkü insanlar, zor zamanlarda aidiyet arar; belirsiz kimlikler ise güven vermez. İşte bu yüzden “Türkiyeli” değil, “Türk” demek önemlidir.
“Türkiyeli” Kimliği: Masum Bir Terim mi, Sessiz Bir Parçalanma mı?
“Türkiyeli” kelimesi, kulağa kapsayıcı, barışçıl, demokratik bir yaklaşım gibi gelebilir. Ancak bu kavram, tarihsel bağlamdan koparıldığında, siyasi sonuçlar doğurabilir. Çünkü bu kavramın ardında, “Türk” kimliğini bir etnik grup gibi göstermek ve ülke vatandaşlığını nötrleştirmek gibi bir anlayış vardır.
Kürt, Çerkes, Laz, Boşnak, Arap… Türkiye’deki tüm vatandaşlar zaten “Türk” kimliği altında eşittir. “Türkiyeli” kavramı ise bu birliği dağıtmak, her etnik kökenin kendi milliyetini inşa etmesine zemin hazırlamak gibi tehlikeli bir eğilime yol açabilir.
Kimliğimizi Korumak, Geleceğimizi Korumaktır
Ulus-devlet modeli, bu coğrafyada bir tercih değil, bir zorunluluktur. Evet, dünya değişiyor. Kimlikler çeşitleniyor, küreselleşme insanları dönüştürüyor. Ama değişimin yönü ne olursa olsun, ortak bir kimliğe, birleştirici bir dile ve paylaşılan bir aidiyete sahip olmayan toplumlar; en ufak krizde savrulur, dağılır, bölünür.
Bu yüzden diyoruz ki:
Önce onlar “İngiltereliyim”, “Fransalıyım” desin.
Biz ise, tarihten aldığımız dersle, net bir şekilde söyleyelim:
“Ben Türk’üm.”
Ve bu, bu topraklarda yaşayan herkesin onurla söyleyebileceği bir sözdür.



