

Futbol, sadece 22 kişinin sahada mücadele ettiği bir oyun değildir. Tribünlerde milyonlarca insanın duygusuna, heyecanına ve aidiyetine dokunan büyük bir ortak paydadır. Farklı renklerin aynı statta buluşabilmesi, aslında sporun en güzel taraflarından biridir.
Ama bazıları için futbol, ne yazık ki rakibe duyulan öfkenin bahanesine dönüşüyor.
Süper Lig’in ilk haftasında Ankara Eryaman Stadyumu’nda oynanan Gençlerbirliği-Fenerbahçe karşılaşmasında yaşanan olay, bunun son derece çarpıcı bir örneği. Gençlerbirliği tribününde Fenerbahçe formasıyla bulunan küçük bir çocuk, bazı taraftarların baskısı sonucu formasını çıkarmak zorunda kaldı.
Bir düşünün…
Karşınızda rakip takımın yöneticisi yok. Futbolcusu yok. Hakemi protesto edecek bir durum yok. Sadece tuttuğu takımın formasını giymiş bir çocuk var.
Ve yetişkin insanlar, karşılarında savunmasız bir çocuk olmasına rağmen onu kendi renklerine boyun eğmeye zorluyor.
İşte asıl utanç verici olan budur.
Mesele Bir Forma Değil
Çocuğun üzerinden çıkartılan yalnızca bir forma değildir.
O forma, onun futbol sevgisidir. Babasıyla veya ailesiyle geçirdiği güzel bir günün hatırasıdır. Belki ilk kez stadyuma gelişidir. Belki yıllar sonra hatırlayacağı çocukluk anısıdır.
Yetişkinlerin tribün rekabeti uğruna bir çocuğun gözlerindeki heyecanı söndürmeye hakkı yoktur.
Bir çocuğun üzerinde rakip takımın formasını görmek sizi öfkelendiriyorsa sorun o çocukta değil, sizin futbol anlayışınızdadır.
Çünkü çocuk rakibiniz değildir.
Çocuk, tribününüzdeki düşman değildir.
Çocuk, sizin takımınızın şampiyonluk yarışındaki rakibi hiç değildir.
O sadece çocuktur.
Tribün Kültürü Böyle Bir Şey Değil
“Tribün raconu”, “takım aidiyeti”, “rakibe saygısızlık” gibi kavramların arkasına sığınarak bu davranışı normalleştiremeyiz.
Tribün kültürü, rakip takım taraftarına saldırmak değildir.
Tribün kültürü, çocukları korkutmak değildir.
Tribün kültürü, kadınları ve aileleri stadyumlardan uzaklaştırmak değildir.
Tribün kültürü; takımını desteklemek, rakibine karşı mücadele etmek ama insanlığını kaybetmemektir.
Bir taraftar kendi takımının formasını giyebilir. Rakip takımın formasını giyen bir çocuğa da aynı özgürlüğü tanıyabilmelidir.
Aksi halde elimizde futbol değil, fanatizm kalır.
Bugün Forma, Yarın Ne Olacak?
Asıl üzerinde düşünmemiz gereken nokta burasıdır.
Bugün bir çocuğa “formanı çıkar” deniyor.
Yarın rakip takımın atkısını takan bir yetişkine saldırılmayacağını kim garanti edebilir?
Bugün farklı renge tahammül edemeyen anlayışın yarın başka farklılıklara da tahammül göstermeyeceğini kim söyleyebilir?
Fanatizmin tehlikesi tam da burada başlıyor.
Önce rakibin formasından rahatsız olursunuz. Sonra rakibin varlığından…
Sonra farklı düşünenden…
Sonra sizden olmayan herkesten…
Bu nedenle stadyumlarda yaşanan bu tür olayları “Üç beş taraftarın yaptığı taşkınlık” diyerek geçiştirmek doğru değildir.
Çünkü mesele yalnızca futbol değildir.
Mesele, çocuklara hangi toplumsal kültürü miras bırakacağımızdır.
Devlet ve Kulüpler Seyirci Kalmamalı
Elbette bu tür olaylarda hukuk neyi gerektiriyorsa o uygulanmalıdır. Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair 6222 sayılı Kanun kapsamında gerekli inceleme yapılmalı, sorumlular tespit edilmeli ve eylemin niteliğine uygun yaptırımlar uygulanmalıdır.
Ancak çözüm yalnızca cezadan ibaret değildir.
Kulüpler de sorumluluk almalıdır.
Taraftar grupları, çocukların ve ailelerin tribünlerde kendilerini güvende hissedebileceği bir kültürü desteklemelidir. Federasyon ve kulüpler, farklı takım taraftarlarının birbirine düşman değil, rakip olduğunu anlatan daha güçlü sosyal sorumluluk kampanyaları yürütmelidir.
Çünkü güvenli stadyum yalnızca polis ve güvenlik görevlileriyle kurulmaz.
Bir tribünün güvenli olması için önce tribündeki insanın vicdanı güvenli olmalıdır.
Bir Çocuğun Formasını Çıkartmak, Futbolun Rengini Soldurmaktır
Bugün o çocuğun formasını çıkartanlar belki yaptıklarının ne kadar büyük bir yanlış olduğunu düşünmüyor olabilir.
Ama bir çocuğun hafızasında kalan şey, tuttuğu takımın skoru olmayabilir.
Belki o gün yaşadığı korku olacaktır.
Belki bir daha stadyuma gitmek istemeyecektir.
Belki babasına, “Bir daha maça gitmeyelim” diyecektir.
İşte kaybetmememiz gereken şey tam olarak budur.
Çocukların futbol sevgisini kaybettiği bir yerde futbol kazanmış sayılmaz.
Biz çocuklara rakibinden nefret etmeyi değil, rakibiyle yarışmayı öğretmeliyiz.
Çünkü gerçek taraftarlık, rakibinden nefret etmek değil; kendi takımını sevmektir.
Ve unutmayalım:
Bir çocuğun formasından rahatsız olacak kadar fanatikleştiğimiz gün, aslında takımımızı değil, insanlığımızı kaybetmeye başlamışız demektir.
Tribünlerde çocukların gözyaşları değil, tezahüratları yükselmeli.
Futbolun rengi ne sarı-lacivert, ne kırmızı-beyaz, ne bordo-mavi, ne de başka bir renk olmalı.
Futbolun en büyük rengi insanlık olmalı.



