

Emperyalizmin mantığı hiç değişmez. Sadece kılık değiştirir. Dün silahla, donanmayla gelirdi; bugün ekonomik ambargo, medya operasyonları ve “demokrasi” söylemleriyle gelir. Ama hedefi hep aynıdır: Bağımsız milletleri boyunduruk altına almak.
Biz bu gerçeği teoriden değil, tarihin en acı sayfalarından öğrendik. Milli Mücadele döneminde Anadolu’nun hangi köşesi işgal edilmemişti? Ülke, emperyalist devletler tarafından masaya yatırılıp parça parça paylaşılmak istenmedi mi? Sevr bunun belgesi değil miydi?
Asıl ibretlik olan ise emperyalizmin yalnızca dışarıdan değil, içeriden de çalışmasıdır. O dönemde kurulan zararlı cemiyetlere bakın. Kimlerle temas hâlindeydiler, kimlerin çıkarına hizmet ediyorlardı? Emperyalizmin yerli işbirlikçileri, dün de vardı bugün de var.
Milli Mücadele’nin lideri Mustafa Kemal Paşa’ya Sivas’ta suikast düzenlenmesi için Elazığ Valisi Galip Bey’in görevlendirilmesi tesadüf müdür? Elbette hayır. Bu, emperyalizmin bağımsızlık fikrinden ne kadar korktuğunun açık göstergesidir. Çünkü bilirler ki halk uyanırsa, planlar çöker.
Bugün Venezuela sokaklarında yaşananlara bakınca şaşırıyor muyuz? Hayır. Senaryo tanıdık. Ekonomik çökertme, iç karışıklık, “meşruiyet” tartışmaları ve ardından “kurtarıcı” rolüne soyunan dış güçler… Ve her zaman olduğu gibi, içeride bu oyuna gönüllü ya da çıkar karşılığı dâhil olanlar.
Emperyalistler kendilerine biat edecek “satılmış” aktörleri her zaman bulur. Çünkü mesele milletlerin zaaflarını iyi tanımalarıdır. Ama unuttukları bir şey vardır: Her milletin bir de direniş hafızası vardır.
Bu yüzden emperyalizmle mücadele yarım ağızlı olmaz. Diplomatik manevralarla, geçici uzlaşmalarla, günü kurtaran politikalarla hiç olmaz. Tarih bize şunu öğretmiştir: Emperyalizme karşı tek gerçek mücadele, Türk Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi, tam bağımsızlık hedefiyle, halkın iradesine dayanarak ve tavizsiz biçimde yürütülen mücadeledir.
Aksi hâlde bağımsızlık bir slogan, emperyalizm ise ertelenmiş bir kader olur.



