

Bu yıl takvimler “Aile Yılı” diyor. Fakat ekranlar başka bir gerçekliğe işaret ediyor:
Kimi gün bir baba oğlunu öldürüyor, kimi gün bir kadın, kızının nişanlısından hamile kaldığı için haber bültenlerine çıkıyor. Magazinleşmiş aile dramları, mahremiyetin kalmadığı bir toplumun acı yansıması haline geldi. Bireylerin, toplulukların, en önemlisi de kurumların içi boşaltılmış. Adına “aile” deniyor ama ortada ne mahremiyet, ne sorumluluk, ne de sadakat kalmış.
Toplumun diğer köşesinde ise bilim var, ya da olması gereken bir şey. Üniversite hocaları, bir sempozyuma gitmek için belediyelerden otobüs desteği istiyor. Kültürel faaliyetler için sponsor arayan akademisyenler, çoğu zaman “biz kültürle ilgilenmiyoruz” cevabıyla geri dönüyor. Bilimsel üretim, artık bütçe kovalama işine indirgenmiş durumda.
Sanat mı? Ona hiç girmeyelim. Yayınevleri kapanıyor, tiyatrolar fonlara mahkûm, bağımsız sinema neredeyse hayal. Peki bu şartlarda entelektüel nasıl çıksın?
Cevap: Zor çıkar. Ama çıkar. Ve çıktığında gürültüsüzdür.
Bu topraklar, hiçbir zaman entelektüeli alkışlamadı. Aksine, ya dışladı ya da unuttu. Ama her dönem birileri çıktı.
Nâzım Hikmet, halkın sesi olduğu için hapis yattı.
Aziz Nesin, inandığı doğruları mizahla anlattı, ölümden döndü.
İsmail Beşikçi, tek bir kitapla onlarca dava gördü.
Sezai Karakoç, sessizce kendi medeniyet fikrini inşa etti.
Abdurrahim Karakoç, halkın duygusunu bir beyitlik şiirle anlatabildi.
Hepsi farklı dünya görüşlerinden, farklı coğrafyalardan… Ama ortak noktaları şuydu:
Düşüncenin, vicdanın ve estetiğin sorumluluğunu taşıdılar.
Bugün ise entelektüelin sesi bastırılmakta. Televizyon ekranlarında “uzman” bolluğu var ama düşünce yok. Sosyal medyada fikirler değil, sloganlar dolaşıyor. Herkes bir şey söylüyor ama kimse sorumluluk almıyor. Bu yüzden gerçek entelektüel, çoğu zaman bir köşe yazısında, bağımsız bir yayında ya da bir podcast’in arka planında saklanıyor.
Çünkü bu topraklarda entelektüel olmak:
Reytinge değil hakikate konuşmak,
Fonlara değil inanca yaslanmak,
Popülizme değil adalete yönelmek demek.
O yüzden evet, çıkar. Hâlâ çıkar.
Ama saksıda değil, çatlak bir taşın arasında büyüyen çiçek gibi…
Su bulursa açar, ama açmasa da kök salmayı bilir.



